SİTE YAŞAMI BİZE UZAK
Artık yazanlar çok yaşayanlar az!
Hikayeleri ile tanıdığımız Yazar Selvigül Kandoğmuş Şahin ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
Selvigül Hanım, sizi tanıyabilir miyiz?
1971 Tokat Reşadiye, Demircili beldesinde doğdum. İlk ve Ortaokulu Kırklareli’nin Babaeski ilçesinde, Üniversiteyi İstanbul’da tamamladım. Kısa bir süre muhabirlik yaptım. Bahçelievler ve Bağcılar Belediyesi, Eğitim-Kültür Müdürlüklerinde çalıştım. Daha sonra istifa edip ayrıldım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden öğretmenlik formasyonu aldım. Fakat başörtüsü yasakları sebebiyle başvuruda bulunmadım.
Değişik sivil toplum kuruluşlarında görev aldım. İkbal Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğinin bir süre başkanlığını yürüttüm. Şu sıralar eğitim seminerleri vermekteyim. Ve yazmaya devam ediyorum. Aynı zamanda dört çocuk annesi olarak onları elimden geldiğince yetiştirmeye çalışıyorum.
Yazmaya ne zaman başladınız ve nerelerde yazdınız, kitaplarınızdan bahseder misiniz?
Yazmaya ortaokul ve lise yıllarında öğretmenlerimin teşvikiyle başladım. Katıldığım yarışmalarda ödüller alırdım. Yazma istidadımı keşfeden öğretmenlerim beni yazıya yönlendirdiler.
Ciddi manada, üniversite yıllarında yazı hayatına girdim. Üniversitedeki bir grup arkadaşımızla ‘Üniversiteli’ adlı amatör ama profesyonel bir düşünce yapısına sahip bir dergi çıkarttık. Bu bizim için çok anlamlıydı. O arkadaşlardan çoğu şimdi yazıyor.
İlk öyküm 1993 yılında Yedi İklim Dergisi’nde yayınlandı. Kafdağı Dergisi, Hece Öykü, Eylül Dergisi, Kitap Dergisi gibi birçok dergide ve gazetede yazmaya devam ettim. Şu sıralar, yine Yediiklim ve Hece dergileri, Kurani Hayat, Özgün Duruş ve sanal ortamda Edebistan, Skyturk’te yazmaya devam ediyorum.
Yazı yazmak zor bir eylem, hele günümüzde… Neden böyle bir tercihte bulundunuz? Daha doğrusu hangi sebepler sizi yazının kıyılarına getirdi?
Çocukluk yıllarım bir kasabada geçti. Özlemle andığım o günler, doğrusu okumayı da keşfettiğim yıllardı. Kasabamızın toprak yollarında bisiklet sürerken, bir grup arkadaşla okuma çeteleri kurar, kitapların büyülü dünyasını adımlardık. Kasabadaki tek kitapçı Süreyya amcada aradığımız her kitap olurdu. O yıllarda Peyami Safa’yı, Halid Ziya’yı, Ömer Seyfettin’i, Reşat Nuri’yi, Çehov’u, Dosto’yu ve birçok yazarı keşfetmiştik. Okuma damarını yakalayınca, bu damar sizi yazının kıyılarına getiriyor. Şimdiki çocuklar gibi bilgisayar oyunlarımız, hızlı ve renkli çizgi filmlerimiz, alacakaranlık kuşağı gibi ne olduğu belirsiz kitaplarımız, plastik parklarımız yoktu ama siyah beyaz televizyonlardan özlemle beklediğimiz Heidi, Şeker Kız, sürükleyici cep romanlarımız, bahçelerimizde oynadığımız bitimsiz oyunlarımız, kovaladığımız horozlarımız, kedilerimiz, kuşlarımız daha doğrusu yaşadığımız bir çocukluğumuz vardı. Büyülü zamanlar gibi algıladığım çocukluğumun, gül bahçelerini, tırmandığım asırlık ağaçları, karadutları, süt beyaz ay ışığındaki sonsuz oyunlarımızı, ezanı beklerkenki ikindi serinliklerini düşündükçe çocuklarıma üzülüyorum. Adorno, “Çocukluk, yazarlığın anayurdudur” der. Ben o anayurttan doyasıya beslendim.
Öykülerinizdeki kahramanlar hayatın içinden, her an onlarla karşılaşabiliriz? Bu kahramanlar kaleminize nasıl geliyor, özellikle mi seçiyorsunuz?
Sanatçı bir arayış haliyle ortaya koyar eserini. Yitirileni, mutlak güzellikleri, özdeki olanı, kendini aramaktır bir bakıma onun işi. Benim de yaptığım âcizane mümin bir sanatçı duyarlılığı ile Rabbimin bana yüklediği bu yeteneği sorumlu bir arayış aracı kılmak. Kaleme yemin eden bir Rabbim var. İlk emri “Oku” olan bir dine mensubum. Anlamaya, okumaya ve yaşamaya gayret gösterdiğim yegâne “Kitap” beni devamlı dürtüyorsa “Aklet!” diye, ben de güneşin altında, yürüdüğüm bu geçici dünya yolculuğunda, bu yürüyüşü yazarak yapmaya çalışıyorum, elimden geldiğince.
Bir derdim var, içimde kanayan bir yaram, yanlış giden, doludizgin akan yangın ırmaklarında yüzdürmeye çalıştığım bir yüreğim… Gemi demiyorum, gemiler batar. Daha önce de belirttiğim gibi, benimkisi bir dua, münacat, içten gelen bir yakarış.
Yüreğime yaslanarak, hayret ve haşyet makamında nerede olduğumun bilinciyle, hayatı da ciddiye alarak yazıyorum.
Kahramanlarıma gelince, onlara bazen ben gidiyorum. Zor yazan birisiyim. Uzun bekleyişler sonu bazen onlar benim kapımı çalıyorlar. Kahramanlarımın da dertleri var. Onların arayışları da onları, güzelliklere, erdeme, anlamlı bekleyişlere ve ilahi olana, şükür makamında taşıyor. Onlar hep şükür ve hayret makamındalar.
Yazının kıyılarında gezerken, sizi en çok düşündüren saikler nelerdir?
Doğrusu ben, yazmadan ziyade yaşamayı önceleyenlerdenim. Ne kadar çok yazarımız var artık. Yaşayanlarımızın azaldığı bu çağda, dudak kıpırtıları ve kalemşorlar çoğaldı. Yazı geleceğe anlamlı bir mektuptur. Sanatçı da tanık olduğu bu çağdan gönderir mektuplarını. Siz sanatınızı ortaya koyarken, sizi belirleyen değerlere yaslanarak, inandığınız ve sıkı sıkıya bağlı olduğunuz bu değerlerle sanatınızı ortaya koyar ve ürününüzü şahit tutarsınız. İbrahim Peygamber, elindeki baltayla görünen tüm putları kırmıştı. Çağımızda da görünen ve görünmeyen putlar var. Sezai Karakoç ne diyordu:
“Bunu bana öğretmediniz./ Kardeşim İbrahim bana mermer putları / Nasıl devireceğimi öğretmişti./ Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım. / Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz.”
Kur’an’da , “belhüm edal, esfeli safilin” ve “eşrefi mahlûkat” gibi dikkat çekici, ifadeler vardır. Hikmet okyanusunda, sanatınız batmayan bir gemi olup, sizi, mutlak güzelliklere taşımalı. Asıl o zaman anlam dünyanızda taşlar yerine oturur ve siz ne yaptığınızın, niçin yaptığınızın ve neden yaptığınızın farkına varırsınız. Yüreğinizden dökülen şiirler, öyküler, romanlar ve sanat adına ne varsa, duru bir ırmak gibi, sizi kirlenmemiş, batağa bulaşmamış dingin ve temiz okyanuslara taşır o zaman. Önden giden atlılar gibi, giden tüm güzel insanlar gibi siz de sonsuz yolculuğa çıkmadan, bu okyanusta bir damla olursunuz.

Yediiklim dergisinde en son “Kırk Taş” adlı öykünüzü okuduk. Modern zamanlara, siteleşmeye, günümüz tüketim algısına bir gönderme mi var öykünüzde?
Çocukluk günlerimden bahsederken, o günleri özlemle andığımı belirtmiştim. Neden hep eskiye özlem duyarız. Gelecek bizi neden kaygılandırır. O bahsettiğim duru ırmak hep geçmişte mi çağıldayıp akmıştır. Ben bayramlık elbiselerimi hatırlıyorum, sahip olduğum tek naylon bebeğimi, iri boncuklarla boynuma takılan ilk kolyemi, bileğime takıp neredeyse on beş yıl çıkarmadığım ilk saatimi. Sular sızan ayakkabılarımdan sonra alınan parlak iskarpinlerimi, uçlarını açmaktan korktuğum boya kalemlerimi, hep hatırlıyorum. Hiç unutmadım ama çocuklarımın muhayyilelerinde şimdi sayısız derecede sahip oldukları giysilerinden ve oyuncaklarından geriye pek bir şey kalmayacak biliyorum. Onlara acıyorum çünkü bu çılgınlığın tam ortasına doğdular. Kendime acıyorum, çünkü çaresiz kaldığım anlar oluyor. Bir de şunu gözlemliyorum, tüketmek parayla alakalı ama parası olmayan da bu kervanın en has yolcusu.
Modern dünyanın Saikleri olarak, içimizde açılan o derin boşlukları, nesnelerle, eşyalarla, bitimsiz oyuncaklarla doldurmaya çalışıyoruz. “oyun ve eğlence” olarak algıladığımız dünyamızda, lunaparktan pek çıkmak istemiyoruz.
Öykümdeki kahraman bir sitede yaşıyor. Ve büyük marketlere gitmeyi pek sevmiyor. Daha doğrusu bilmediği bir sebepten dolayı, gittiği bu marketlerde boğulacak gibi oluyor ve olur olmadık yerlerde düşüp bayılıyor.
Bu öyküyü yazarken, sanırım Başakşehir’den esinlendiniz?
Şu anda yaşadığım, Başakşehir’de bir site. Çocuklarımı çıkmaz sokakta büyüten bir anne olarak, doğrusu Başakşehir’e mecburen geldik. Çünkü bulunduğumuz semtte artık nefes alamaz hale gelmiştik. Yolda çocuklarımla yürüyemiyordum. Trafik, kalabalık vb sebepler ama herkesi tanıyordum. Karşımdaki alevi komşumla her sabah selamlaşıp, aşuresini yiyordum. Bodrumdaki altı çocuklu aileye çocuklarımla oturmaya gidiyor, dertlerine derman olmaya çalışıyorduk.
Başakşehir’de yaklaşık beş yıldır yaşayan birisi olarak, yollarda rahat yürüsem de temiz hava alsam da çocuklarım parklarda koşup oynasa da farklı tutsaklıkları yaşıyor gibiyim. Doğal ortamı seven birisi olarak, bu kadar nizamilik, yeşil alanların dokunulmaz oluşu, alışveriş merkezlerindeki kalabalıklar, evlerin etrafındaki tel örgüler, aynı boy ağaçlar, daha doğrusu site hayatının bu mecburi düzeni benim ruhumu daraltıyor.
Artık önü alınmaz bir hal alan site hayatını sorgulayarak, daha yaşanılır mekânlar oluşturulması kanaatindeyim. Site hayatının, daha doğal bir şekilde yaşanabilirliğinin bir yolu olmalı. Günümüz mimarları, mühendisleri, kanaat önderleri, peyzaj mimarları buna kafa yormalılar. Turgut Cansever gibi bir büyüğümüzü kaybettik. Ama onun şehir ve mimari hakkındaki görüşlerini dikkate alarak yaşatmamız gerekiyor. Bu steril ortamların, bu siteleşmenin, ayrışmanın karşısında farklı bir duruşla durmamız gerekiyor. Yoksa kirlenen ruhumuz ve çocuklarımız olacak.
Maksadım tabiî ki Başakşehir’i karalamak değil. Çevremde gördüğüm diğer sitelere nazaran, Başakşehir bir kasaba hayatı gibi güvenli ve sıcak bir mekân benim ve çocuklarım için. Doğrusu buraya alıştık ama bu mimari ve peyzaj beni rahatsız ediyor. Daha doğal olmalı bence. Örneğin Sular Vadisi’nde bile tüketim kültürü ağır basıyor. Sanki hep harcamak zorundasınız. Ailece kafa dinleyip oturacağınız bir mekân yok. Yol üzerlerine konulan banklar öylesine göze batıyor ki… İçlere doğru, ağaç diplerinde, kıyılarda güzide mekânlar olabilirdi. Tabii bunlar birer öneri.
Şu anda nelerle meşgulsünüz, yeni kitap çalışmanız var mı?
Yakında Düşün Yayıncılık’tan “Söz Buğusu” adıyla bir kitabım çıkacak. Öykülerimi de toparlamaya çalışıyorum, inşallah onlar da kitap haline gelecek. Seminer çalışmalarımız devam ediyor.
Selvigül Hanım bu güzel sohbet için teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim.