Son çıkan kitapları Eylül Sancısı ve Hızırla Yolculuk hakkında, İnsan
Medeniyet Hareketi Dernreği’nin Genel Sekreter yardımcısı Filiz Balcı’yla
Selvigül Hanım bir söyleşi gerçekleştirdi.
Öncelikle yazarımız Selvigül Hanım’ın kısa bir özgeçmişini okumak istiyorum.
Yazmaya lise yıllarında başladı. Ciddi manada ilk yazıları
Ankara Radyosu’nda uzakdoğu müzikleri eşliğinde doğaçlama şeklinde programlar
yapan Tamer Levent’in radyo programlarında yer aldı.
Üniversite yıllarında bir grup arkadaşıyla ‘Üniversiteli’
dergisini çıkarttı. Yörünge dergisinde kısa bir süre muhabirlik yaptı. Yine
aynı derginin bünyesinde çıkan Sena Dergisi’nin genel yayın kurulunda yer aldı.
Bahçelievler ve Bağcılar Belediyeleri’nde Eğitim Kültür Müdürlükleri’nde bir
süre metin yazarı olarak çalıştı. En son Bağcılar Belediyesi Basın Danışmanlığı’nda
çalıştığı görevinden istifa edip öğretmenliğe geçmek istedi; fakat başörtüsü
sebebiyle başvuruda bulunamadı.
Yazıları ve öyküleri; Kafdağı, Kitap Dergisi, Yedi İklim, Hece
Öykü, Kurani Hayat, Umran, Özgün İrade, Eğitim Yazıları gibi dergilerde ve
Skyturk, Edebistan, Kadınnews, Haber Duruş, Dünya Bizim gibi internet
sitelerinde yayınlandı.
Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev aldı. En son İkbal
Eğitim Kültür Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nda bulundu..
Öykü kitapları; ‘Gülendamın Renkleri’ (Yedi İklim Yayınları 2001), Hayırlı Haber (Eylül Yayınları 2002), Eylül Sancısı (Bengisu Yayınları 2011),
bir gençlik romanı,
Yusufhan (Nesil Yayınları), Söz Buğusu
(Adım Kitap 2011) ve Hızırla
Yolculuk (Bengisu Yayınları 2011) adlı deneme kitapları okuyucuyla buluştu.
Yazar, evli ve
Meryem’in, Hacer’in, Mustafa’nın, Hümeyra’nın annesi olarak hâlen, İstanbul’da
ikamet etmektedir.”
İlk
iki öykü kitabınız Gülendamın Renkleri ve Hayırlı Haber bir yıl arayla çıkmış.
2006’da Yusufhan yayınlanmış. Uzun bir sessizlikten sonra tekrar arka arkaya
çıkan üç kitapla karşı karşıyayız.
Hayırlı olsun diyelim…
Yusufhan’dan
başlayarak kitaplar ve hayatınız paralelinde sohbetimizi başlatmak
istiyorum. Yusufhan bir gençlik romanı. Oldukça sade bir dille yazılmış. Bu
istenince olabilecek bir şey demek ki diye düşündüm. Yazarlar her zaman
zorlu cümlelerin sahibi değil… Kitabın başından sonuna yalın, sıcak bir anlatım var.
Yusufhan,
erguvanların benim adını dahi bilmediğim bir çok çiçeğin içinde
huzurlu, renkli bir kasabada büyüyor. Selvigül Hanım nerde büyüdü? Nasıl
bir çocukluk yaşadı ki böyle renkli bir dünyaya taşıyor bizi diye sorsam?
Yazınsal hayatınıza çocukluğunuzun
yansıması nasıl oldu? İlk okuduğunuz kitaplar, ilk paylaşımlarınızı sorsam
neler söylersiniz?
Öncelikle beni burada ağırlayan İnsan Medeniyet Hareketi’ne teşekkürlerimi
sunuyorum. Manevi atmosferiyle bizi ayrı dünyalara taşıyan bu mekanda olmak
benim için çok manidar. Ve sevgili dostlar sizleri de saygıyla selamlıyorum.
Soğuğu ve İstanbul’un trafiğini aşarak buraya geldiniz, teşekkürlerimi
sunuyorum tüm misafirlere…
Kısaca Yusufhan romanından bahsetmek istiyorum. Yusufhan öncelikle bir
tiyatro eseri olarak yazıldı. Daha sonra uzun bir hikaye oldu. Ve sevgili Hasan
Aycın’nın tavsiyesi ile roman haline geldi. Özellikle sade bir anlatımla yazdım.
Gençliğe yönelik olması hasebiyle böyle bir anlatımı tercih ettim. Aslında
edebiyat bir sofra gibidir. Böyle tasnifler olmasa da, ortada çocuk, gençlik
edebiyatı diye oluşmuş bir edebiyat mevcut. Romanda fantastik öğeler, büyük
şehre göç, bir delikanlının arayışları sözkonusu…
Romanı yazarken bir kasabadan bahsetmem gerekiyordu. Müşahhas bir örnek
olarak yaşadığım kasabayı anlattım. Benim çocukluğum da, bahçelerin, toprak
yolların, kireç badanalı evlerin gölgeliklerinde geçti. Babamın işlettiği bir
çay bahçesi vardı. Gül bahçeleri, bahçıvan amcalar, büyütüp baktığım nice
hayvanlar… Ve kurduğumuz dostluklarla okuduğumuz kitaplar. Arkadaşlarımızla
kitap okuma çeteleri kurar ve kasabanın tek kitapçısına sık sık uğrardık.
Harçlıklarımızı biriktirir, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını ve birçok kitabı
alırdık. Şimdiki çocuklar gibi kitaplar bize gelmezdi, biz kitaplara gider,
arar bulurduk. Günlerce beğenilen kitap elden ele dolaşır ve kapağı, sayfaları
aşınırdı…
Adarno, “çocukluk yazarlığın anayurdudur der”. Bu sözü daha önce de terennüm etmiştim. Benim
yazarlığım çocukluğumdan doyasıya beslendi…
Bu romanda bir de göç var. Kasabadan şehre
göç. Sizin hayatınızda da sanırım böyle bir dönem var? Kasaba ortamından büyük
şehre geldiniz, bunun yaşantınıza etkisi nasıl oldu?
Büyük şehre göç etmek zorunda kaldık. Babamı kaybetmiştik. İşler yolunda
gitmeyince, İstanbul’daki evimize geldik. Güçlü dostluklar kurduğum kasabamdan
ayrılmak beni oldukça yıprattı. Çok zorluklar yaşadım. Bu zorlukları kendi genç
dünyamda içten içe hesaplaşmalarla halletmeye çalışsam da, psikolojik anlamda
belli bunalımlar yaşadım. Arkadaşlarımla uzun uzun mektuplaştım.
Sonrasında lise yılları, büyük bir boşluk ve kalabalık şehrin ürküten
yalnızlığı… Dost canlısı yanımla arkadaşlıklar kurdum; ama en güçlü dostlukları
üniversite yıllarında kurdum ve İstanbul’a ancak o yıllarda alışabildim…
En son kitabınız ‘Hızırla Yolculuk’.
Kitap, ‘Hızırla Yolculuk’ adlı bir deneme ile başlıyor. Daha çok gezi
yazılarından müteşekkil bir kitap ama farklı konulardaki yazılar da sanki
ruhsal yolculuklara çıkartıyor okuyucuyu. Bu manada bakarsak, Hızır imgesinin,
yazılarınız ekseninde sizdeki karşılığını sorsam ne dersiniz?
Kehf Suresi 60. ayette; “Hani (gezginlik günlerinde) Kuza yardımcısına:
‘İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim’ demişti; (bu yolda)
yıllar harcamam gerekse bile!”
Bu ayet bir manifesto gibi çıktı yazı yolculuğumda önüme… Hakikati bulma ve
yaşama manasında yılmadan, usanmadan yol almak ve yoldaş edinmek. Ne kadar
bilgili de olsan bilge bir kişinin eteklerine tutunarak yürümek. Musa’nın
elinde asası vardı, par par yanan eli vardı. Ama bilgelik yolunda Hızır bir
muştu gibi geldi sırlı günlerine. Bizim de Hızırlarımız vardır. İnandığımız
yegane kitap en başta Hızırımızdır. Sonrasında okuduğumuz hakikate yaslı tüm
kitaplar Hızır solukludur. Beraber olduğumuz dostlar, yarenler ve yazı
yürüyüşünde önderimiz olan nice yazarların kalemleri Hızır solukludur…
Hızırla Yolculuk adlı kitapta yer alan; “Edebiyat
İklimine Yürürken” adlı yazınızdan bir alıntıyla sorumu sormak istiyorum:
“Bir zamanlar, üniversitenin arka
taraflarında, tarihi bir binanın kafeteryaya çevrilmiş loş mekanlarında,
buğulanmış camların gerisinden lapa lapa karlar yağardı. Biz bir grup arkadaş,
Hitit Kafe’de ara ara Nilüfer’i, Kayahan’ı dinlerdik. Üniversitenin ön bahçesi
Beyazıt Camii’ne uzanır, arka bahçesi, Aslı Kafe, Hitit Kafe, Yümni gibi daha
isimlerini hatırlamadığım mekanlara… Başımda deli rüzgarlar… Gönlümde sancılar,
gece uykularımı bölen sanrılar, sorgulamalar…”
Doksanlı yıllarda üniversite öğrencisiyken
düşünsel manada dönüşüm yaşıyorsunuz, o yılların sizdeki izleri nelerdir diye
sorsam neler söylersiniz?
Doksanlı yıllarda üniversite öğrencisiyken, sorgulamalar yaşayarak düşünsel
manada belli devrimler oldu yaşantımda. Körfez
Savaşı’nın olduğu zamanlar. Bizler de arkadaşlarla Hergele Meydanı’nda, ara ara
gittiğimiz kafelerde son olayları konuşuyoruz. Üniversitenin ön tarafı Beyazıt
Camii’ne, arka tarafı birçok kafeye ve daha ilerisi, Ensar Vakfı ve Süleymani
Camii’ne bakıyor. Dünyanın dengelerinin değiştiği zamanlar. Lapa lapa karlar
yağıyor. Ve Irak bombalanıyor. Bir halk inim inim inliyor karlar altında,
bombalar yağarken. Taraf olma noktasında sorgulamalar yaşıyorum. Aynı
sorgulamaları kendi benliğimde ve kişiliğimde de yaşıyorum.
Bir tarafta Müslüman coğrafyada bombalar altında kalan mazlum bir halk, bir
tarafta idol olarak görülen uygar dünya. Bir dünya kayıyor ayaklarımın
altından. Yeni bir dünyanın aydınlık günlerine adım atarken, ruhumda devrimler
gerçekleşiyor. Okuduğum kitaplarda, ihanete uğrayan bir din anlayışı, aşağılanan
manevi değerler var. Bu içten içe zoruma gidiyor. Mektup arkadaşımın gönderdiği
Neruda’nın şiirlerini okumak, Nazım’ın şiirlerini terennüm etmek, Kimya Mühendisliği’ndeki arkadaş
grubuyla Yılmaz Güney’in filmlerini seyretmek yüreğimdeki sancılara merhem
olmuyor. Ne yapsam, nereye gitsem ruhumdaki depreşmeler dinmiyor. Kütüphanede
birkaç örtülü kızın yanında buluyorum kendimi farkında olmayarak. Hayran hayran
uzaktan izliyorum onları. Ve artık arka taraftaki Aslı Kafe’ye değil de ön
bahçedeki, Beyazıt Camii’nin büyülü cumbalarının önünde, serin secdelere
vuruyorum kendimi.
Artık yürüdüğüm yollar, görüştüğüm insanlar ve okuduğum kitaplar bir bir
değişiyor. Varlık Dergisi’ne yazma aşamasındayken, Dergah Dergisi’ne yolum
düşüyor. Sevgili Mustafa Kutluy’la tanışıyorum. Şiirlerimi okuyor. Hakan
Albayrak’ın şiir kitabını gösteriyor bana. Sonrasında Bosna Savaşı başlıyor. O
yıllarda Bosna Savaşı’nın, bizim kimlik inşamıza katkısı büyük olmuştur. Benim
ilk yazım da bir Bosna yazısı. Yazıyı Yediiklim Dergisi’ne götürüyorum.
Ali Haydar Ağabey’yle, Rahmetli Nedim Çeker’le ve Bosnalı Emira ile
tanışıyorum. Böylece yazı yürüyüşüm başlıyor. Sonrasında birçok değerli isim
giriyor hayatıma. Ali Haydar Haksal, Hasan Aycın, Cemal Şakar, Osman Bayraktar,
Ömer Lekesiz, Hüseyin Su bu yürüyüşte hep desteğini gördüğüm ağabeylerim.
Eyül Sancısı, iki öykü kitabından
müteşekkil, buradan geriye dönüp baktığımızda sanki doksanlı yılların gençliği,
o dönem yaşanan olaylar daha anlamlı kılar gibi anlatıyı? Dönemin öykülerinize
yansımasını sorsam, hangi olaylarla öykülerin eşiğine geldiniz? Özellikle
kitabın adını taşıyan öykü; “Eylül Sancısı” hangi ruh haliyle yansıdı
satırlara?
Edebi eserler bulundukları döneme tanıklık ederler. O dönem de sancılı bir
dönemdi. Bu günlerden o günlere bakmak daha anlamlı kılıyor gerçekten
yazılanları. Eylül Sancısı’nı yazdığım dönemde, 11 Eylül saldırıları
gerçekleşmiş, Afganistan’a saldırılar olmuş, yine mazlum bir halk zulme maruz
kalmıştı. O günlerde dikkatimi, açlıktan ölen kundaklı bir bebek haberi
çekmişti. Babası, ‘açlıktan annesinin
sütü kesildi ve yavrum öldü’ diyordu bu haberde. Bu olay üzerine yazılmış
bir öykü. Küresel bir köy haline gelen dünyamızda dengeler uğrana yaşanan
acılar.
Yine o günlerde, örtü mağduru yetmiş yaşındaki Medine Bircan’ın ölüm
döşeğinde zorla takılmış peruklu hali hiç aklımdan çıkmaz. ‘Hicret’ öyküsü de
bu günlerin arefesinde yazıldı…
Tüm bunların üstüne, yazmanın sizdeki karşılığı nedir
diye sorsam, neler söylersiniz?
“Gayri samimi bir sanatkar ölü doğan bir
sanat eseri meydana getirir. Bu namaz gibidir. Heyecan ve huşu içinde
kılınmayan namaz, hangi dünyada ve hangi bilinçte olursa olsun manasızlıktır.
Dinde riyakârlık ve biçimsellik neyse, sanatta da akademicilik odur.” der
Aliya İzzet Begoviç.
Yine, “Sanat
dinin çocuğudur, eğer yaşamak istiyorsa tekrar tekrar bu kaynağa dönmeye
mecburdur.” diyerek bir menifesto koyar önümüze, Bilge Kral Aliya.
Ben de inanan
bir insan olarak, muhatap olduğum Rabbime karşı sorumluluk bilincimi kuşanıp,
yemin edilmiş bir kalemle yazıyorum.
Tüm sanatsal faaliyetlerin
geleceğe, ondan da öte ahrete yazılı mektuplar olduğunu düşünüyorum. Zarfa
değil mazrufa bakmak gerekir, diye içeriğin samimiyetini önemsemek gerektiğini
düşünüyorum…
“Söz insanı
büyüler”, Hz. Muhammed ümmi idi, o
konuşmaya ve yazmaya başlaşınca tüm konuşanlar, önder şairler sustu ilahi
öğretinin karşısında…
Arap toplumunun
fikir babaları olan şairlerin muhteşem şiirlerinden sonra vahiy geldi ve
şairlerin dili tutuldu. Şuara Suresi’nin 224. ayetinde, ‘…onlara yalnızca azgınlar
uyarlar ve her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar’ diyerek, azmış ve inkarcı
şairler anlatılır.
Bu şairlerde
kibir var. Büyüye yaslı gaybi bilgiyi kuşanmışlığa dair inançla, şamanlık var.
Vahiy şairlerin bu yönünü yonttu. Kesip attı.
Yine Şuara
Suresi 227. ayette: “İnanan, dürüst ve
erdemli davranışlar ortaya koyan, Allah’ı sıkça anan (sadece) haksızlığa
uğratıldıktan sonra kendilerini savunanalar… Allah’ın vaadine güvenen şairler... ” diye ifadeler vardır… Mümin,
Müslüman sanatçının da prototipini çizer ayetler bize bu anlatımlarla.
Tüm bunların
üzerine yazmanın bendeki karşılığı “Abduhu ve Resulühü” diyen rehberim Muhammed
Aleyhisselam gibi, önce kulum; sanatçılığım sonrasında gelir. Rabbimin bana
emanet olarak verdiği yeteneği, kullanıyor, şükür, hayret ve haşyet makamında
yazmaya çalışıyorum. Tutarlı, sahih, ayakları sabit, hayret ve haşyet makamında
bir edebiyatın oluşması için, tutarlı ve o denli de sağlam bir düşünce
yapısına, ilahi referanslara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Vahiyle
muhataplığımı anlayarak, Şuara Suresi’ndeki
anlatılan dürüst ve erdemli davranışlar
ortaya koyan, Allah’ı sık anan şairler güruhunun içinde olmak için çaba
harcıyorum.
Edebiyat
dergileriyle beraber, düşünce dünyamıza da ışık tutan dergilerde isminizi
görüyoruz. Dergilerin yazın dünyasındaki önemi nedir?
Dergiler, adeta
bir dergah, bir eğitim yuvası görevi görmüşlerdir önceki yıllarda. Şimdilerde,
sanal ortamlar, internet gibi sebepler bu okul olma vasfını sekteye uğrattı
gibi.
Dergilerin
isimlerinden yola çıkarak, Ağaç,
Hareket, Mavera, Dirilişler ve
birçok dergi isimleriyle bile bize birçok şey ifade eder. Mavera öteler dair
demektir… Onlar anlamlı yürüyüşle iz bırakarak güçlü bir miras bıraktılar…
Yaşadılar ve gittiler…
80’li yılların
başında Salih Tuna, Abdülhamit
Muhaciri müstearıyla yazan , Cahit Zarifoğlu’nun teşvikiyle, bizzat Mavera
dergisinde, omzundan vurulup gazi olan Afganistan direnişini anlatan, Bahattin Yıldız ağabeyi anlatır. Bir
yıldız gibi kayıp gitti Bahattin Abi, geriye birkaç roman ve yaşanmışlıklar kaldı… Dergiler böyle
insanları ağırladı.
Nuri Pakdil, “kutsal inat”dan bahsederek, “Kalem benim kalemdir.” diyerek,
dimdik yazdı yıllarca…
Şimdiki edebiyat
dergileri o günlerin mayasındandır… Düşünce dergilerine de yüreğe yaslı denemeler
yazmaktayım.
Her
öykücüye sorulur; ben de sorayım, roman yazmayı düşünüyor musunuz?
Öykü bana daha yakın geliyor. İlerde roman
yazar mıyım bilmiyorum. Bir ara doksanlı yılların romanını yazma fikri yoklayıp
geçti muhayyilemi. Edebiyat eserleri yazıldıkları dönemlerinin güçlü
şahitleridir. Roman bu rolü kesintisiz bir şekilde sürdürüyor. Roman derin ve
geniş zamanların ürünü. Nefesim yeter mi bilmiyorum.
Önümüzdeki günlerde tezgahta neler var? Üçüncü öykü kitabınız yolda
sanırım. Bu konuda neler söylersiniz?
Aslına bakarsanız önceden yayınlanmş, ancak baskısı tükenmiş kitaplarımı
tekrar okuyucu önüne çıkartmak için son zamanlarda yoğun ve yorucu bir tempo yaşadım.
Öykülerin ikinci baskısı olarak, “Eylül Sancısı” ve denemelerin toplandığı “Hızırla
Yolculuk” kitabı. Son yıllarda yazdığım öykülerimin toplandığı bir öykü dosyam
var; “Savrulan”. Savrulan, önümüzdeki bahara çıkacak inşallah.
Yazıya yönelen gençlere neler tavsiye
edersiniz?
Gençlere bol bol okumalarını öneririm. Yazıya oldukça ilgi var. Bence
herkes yazmak zorunda değil. Ama herkes okumak zorunda. Anlamlı okumalar
yapmalılar. “Oku !” diye başlayan bir Kitab’a inanıyoruz. Bu okumaları, kitabî
olduğu kadar, hayatı, insanları, yaşanılan değerleri okumak diye zenginleştirebiliriz.
Okumalar, yazıya istidadı olan kişiyi nihayetinde yazının eşiğine getirecektir.