Röportaj

TÜRKİYE SEÇİMİNİ YAPTI

Seçimler AB ilişkilerinde yeni bir fırsat

12 Haziran Seçimleri'nin üzerinden 20 gün geçti. Seçim sonuçlarını masaya yatıran uzmanlar önümüzdeki süreçle ilgili ilginç tesbitlerde bulunuyor.


Mülakat: Turgut Can DEMİRAL

USAK Avrupa Birliği Araştırmaları Merkezi uzmanlarından Mustafa Kutlay ile seçim sonrası Türkiye-AB ilişkileri bağlamında bir mülakat gerçekleştirdik. Mülakatta Mustafa Kutlay seçimin AB açısından önemini analiz eden yorumlara yer verirken Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği ile ilgili de tespitlerde bulundu.

AB, Türkiye’deki 12 Haziran seçim sonuçlarını nasıl değerlendirdi? Size göre, bundan sonraki dönemde AB ve Türkiye açısından, ilişkilerin seyri nasıl olacak?

Mustafa KUTLAY: “Avrupa Birliği, seçim sonuçlarını olumlu karşıladı, çünkü AB seçimlerin ne kadar demokratik bir ortamda gerçekleştirildiği ile ilgileniyor. Bu anlamda, Türkiye’de hiçbir sıkıntı yaşanmadı, yani süreç tamamen şeffaf işledi. Daha önce yapılan seçimlerde de bir sıkıntı olmamıştı. Zaten, AB’nin, uzun dönemdir, Türkiye’deki seçimlerle ilgili bir rahatsızlığı yok. Hem AB üyesi ülkelerin liderleri hem de AB kurumlarının temsilcileri Başbakanı aradılar, tebrik ettiler. Türkiye’de demokratik bir ortamda seçimlerin yapıldığını ve bu konuda duydukları memnuniyeti dile getirdiler. Bu açıdan beklenmedik bir tepki oluşmadı. İkinci sorunuza gelecek olursak: Seçimlerin Türkiye-AB ilişkilerini nasıl etkileyeceği meselesi... Bu karmaşık bir sorunsal, yani sadece Türkiye ile ilgili bir durum değil. Eğer Türkiye ile ilgili bir durum olsaydı sürecin nereye gideceğine dair Türkiye’deki seçimlerin sonucuna odaklanan bir öngörüde bulunabilirdik, ama bu iki taraflı bir süreç. Yani, Türkiye’nin yapabilecekleri yanında Avrupa Birliği’nin yapması gerekenler var.

İlk olarak ‘süreç analizi’ ile işe başlamamız gerekir. Son dönemde Türkiye’nin yapmadıklarından ziyade, AB’nin Türkiye’ye karşı, özellikle kimi ülkelerden kaynaklanan dışlayıcı bir tutum takındığını görmekteyiz. Özellikle, son 3-4 yıldır böyle bir sıkıntı var. 2005 yılında müzakereler başladı ve uzmanlar bundan sonraki süreçte artık müzakerelerin konuşulmaya başlayacağını ümit ediyordu.
Ancak, 2006 yılında Avrupa Konseyi bir karar aldı. Denildi ki, AB, ‘Ek Protokol’ çerçevesinde limanlarını ve hava sahasını Güney Kıbrıs’a açmaz ise müzakere süreci sıkıntıya girecektir. Türk tarafı, müzakereleri başlatırken 2005’te bir deklarasyon yayınladı. Bu deklarasyonda limanları Rum Kesimi’ne açmayacağı ve Rum Kesimi’ni tanımayacağını belirtti. AB de karşı deklarasyon yayınladı ve Güney Kıbrıs’ın AB’nin bir üyesi olduğunu ve Türkiye’nin Ek Protokolü diğer bütün 2004 genişlemesindeki ülkelere olduğu gibi, Güney Kıbrıs’a da uygulamak durumunda bulunduğunu belirtti.
 Sonra Türkiye tarafı Başbakan Erdoğan’ın ağzından şöyle bir denklem geliştirdi. Türk tarafı; “siz Annan Planı süresince KKTC’ye bir takım sözler verdiniz, dediniz ki eğer plana evet derseniz, biz AB olarak Yeşil Hat tüzüğünü devreye sokacağız ve KKTC üzerindeki izolasyonları kaldıracağız. Ama, Annan Planına Türk tarafı evet dedi, Rum tarafı hayır dedi. Buna rağmen, Rum tarafını üye yaptınız ve Türk tarafı üzerindeki izolasyonları kaldırmadınız. Dolayısıyla, bizden Ek Protokolün şartlarını yerine getirmemizi istiyorsanız, ilk önce KKTC üzerindeki izolasyonları kaldırın” dedi. Avrupa Birliği de buna cevap olarak şunu söyledi: “Sizin Rumlara limanlarınızı ve hava sahanızı açmanız hukuki bir gerekliliktir. Çünkü, siz bunu Ek Protokol çerçevesinde taahhüt ettiniz. 2005 yılında müzakereleri başlatmak için de bu belgenin altına imza attınız. AB’nin KKTC’ye dair vermiş olduğu söz de siyasi bir sözdür, hukuki bir söz değildir, hukuki olmadığı için bağlayıcılığı da yoktur. O zamanki siyasi liderler bu sözü vermiş olabilirler, ama Avrupa Birliği’nde siyaset değişiyor ve bu sözü veren liderler şu anda iktidarda değiller.”
Gerçekten AB’de olan da buydu. Avrupa Birliği de denklemi böyle kurunca “ilk adımı onların atması gerekir; daha doğrusu hukuki yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir” diye düşünüldü. Türk tarafı da bunun böyle olmayacağını, Avrupa Birliği’nin önce verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini, ondan sonra da Türkiye’nin limanlarını Rum Kesimi’ne açabileceğini söyledi. Herhangi bir ilerleme olmadığı için 2006 yılında Avrupa Konseyi’nde bir karar alındı. Müzakerelerde 8 başlık donduruldu. Ve diğer başlıkları da kapatmama kararı alındı...
Süreç bununla da kalmadı. Ondan sonraki süreçte Sarkozy’nin iktidara gelmesiyle Fransa, tam üyeliğe gidebilir gerekçesiyle (ki bu da başlı başına garip bir gerekçedir, çünkü siz müzakerelere başlamışsınız ama üye bir ülke çıkıyor ve müzakere başlıklarını açarsak Türkiye tam üye olabilir kaygısıyla 5 tane başlığı veto ettiğini açıklıyor) 5 başlık daha veto edilmiş oldu. Tabi, Almanya ve Fransa ekseninin Türkiye’yi AB içerisinde görmek istememesinden kaynaklanan gerekçelerden güç alan Rum Kesimi de daha agresif bir Türkiye politikası izlemeye başladı. Şu anda 6 müzakere başlığını da onlar veto edeceğini söylüyorlar. Şimdi basit bir hesap yapıyorsunuz: 8 başlık Kıbrıs meselesi sebebiyle kapalı, 5 başlığı Fransızlar veto ediyor, 6 başlığı da Rumlar veto ediyor. 19 başlık fiilen veto edilmiş durumda. Türkiye bugüne kadar 13 başlık açtı, geriye kalıyor açılabilecek sadece 3 başlık. Ve bu 3 başlık Avrupa Birliği sürecinin en zor başlıklarından. Mesele böyle olduğu için 2005’ten itibaren hızla gerileyen bir Türkiye-AB ilişkisi ve profili izliyoruz.

Peki, bu denklemde bir değişiklik var mı? Seçimler gerçekleşti, ama Türkiye neyi değiştirebilir bu denklemde?

Türkiye ne yapabilir ve bu yaptıkları şu andaki kilidi açmaya ne derece fayda sağlar? Türkiye şunu yapabilir: Avrupa Birliği sürecine önem verdiğini tekrar güçlü bir şekilde dile getirebilir. Örneğin, Avrupa Birliği Bakanlığı’nın kurulması bu yönde atılmış bir adım. En azından potansiyel olarak olumlu bir gelişme. Tabi, bunun fiiliyatta nasıl işleyeceğini görmek gerekir. Bundan sonra izleyeceğiz, AB Bakanlığı’nı nasıl tesis edecekler, bu Bakanlık sahada ne kadar aktif bir politika izleyecek... AB’nin Türkiye’yi ne kadar önemsediğini göstermesi için seçimler bir şans yarattı. Avrupa ile bağların kopup kopmaması tartışması son zamanlarda da yapılıyordu biliyorsunuz. AB’den uzaklaşıyor mu sorusuna Türkiye kendi bakış açısından cevap verebilir. İlk olarak, güçlü bir retorik benimsenir; “biz AB sürecinin arkasındayız, seçimlerden sonra da bunu tüm gücümüzle devam ettireceğiz” mesajı iletilebilir. Bakanlığın kurulması bir adımdır ve müteakip adımlarla bunu kuvvetlendirmek mümkündür. İkincisi de, bu süreç içerisinde AB ile işbirliği yapmak için değişik politika fırsatları zorlanabilir. Örneğin Suriye ve Libya meselesinde ya da bu coğrafyada ortaya çıkan Arap Baharı ile ilgili ortak hareket etmenin imkânları aranabilir ve Türkiye bu konuda pro-aktif davranabilir. Ankara, aktif politika önerileriyle AB’nin gündemine girmeye çalışabilir. Seçimler böyle bir imkân yarattı. Türkiye, AB sürecini kuvvetli bir mesaj vererek öncelerse üzerine düşeni yapmış olur. Ama bu sürecin otomatik olarak yoluna girmesi demek değildir. Çünkü meselenin Avrupa Birliği boyutu var ve AB’de Türkiye’yi kesinlikle içeride görmek istemeyen ülkeler bulunuyor. Bunların en kuvvetlileri şu anda Almanya ve Fransa. Bu iki ülkenin vetosu kırılmadan Türkiye ile ilişkilerin seyrinin değişmesi mümkün değil. Türkiye, bütün Bakanlıklarını Avrupa Birliği Bakanlığı’na çevirse, bütün bürokratlarını da Avrupa Birliği işlerine yönlendirse bile, Almanya ve Fransa vetosu kırılmadan, Türkiye ve AB ilişkilerinde önümüzdeki dönemde bir kuantum sıçraması beklenmemeli. Bu işin doğasına aykırıdır. O yüzden top, Türkiye gerekeni yaptıktan sonra, Avrupa’nın sahasında olacak.

Burada, Türkiye’nin aklının bir tarafında şunu tutarak hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum: En nihayetinde Almanya’daki ve Fransa’daki iktidarlar da bu ülkeleri ebediyen yönetecek olan iktidarlar değil. Sözgelimi, Merkel’in tavrı alternatif işbirlikleriyle ve lobi faaliyetleriyle kısmen yumuşatılabilir. Fransa’da ise Sarkozy sonrası döneme yatırım yapılabilir, çünkü 2012’de bir Cumhurbaşkanlığı seçimi var ve Sarkozy’nin akıbetini bilmiyoruz. Zira, Sarkozy Fransız seçmenini tatmin edemedi. Hayal kırıklıkları yarattı ve Fransa’yı tekrar uluslararası sahneye çıkartma hedefinde başarılı olamadı. Libya çıkışı, Dünya tarafından acemice bulundu ve alaycı bir dille karşılandı. Onun haricinde ekonomik krizle mücadelede ve Fransa’yı daha kuvvetli bir ekonomi haline getirmek konusunda da başarılı olamadı. Dolayısıyla, Türkiye’nin stratejisi, Almanya ve Fransa’da mevcut iktidarlar sonrasını görerek ona göre yatırım yapmak olmalıdır. Her şeye rağmen AB süreci devam edecektir. Seçim bu konuda yeni bir fırsat penceresi açmıştır. Bundan sonrasını ise hep birlikte göreceğiz.
 
NOT: Röportaj Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu USAK'ın www.usakgundem.com adresinden izinle alınmıştır.


04.07.2011

RÖPORTAJ KATEGORİSİNİN DİĞER HABERLERİ

YORUMLAR
Adınız/Rumuzunuz

E-posta Adresi

Doğrulama Kodu :     >




Tüm Yazarlar >



   

   

HÜKÜMET 3+3 ZAM TEKLİFİ İLE MEMURLA DALGA MI GEÇİYOR?

Evet
Hayır
Belki