
Dindar gençlik muhabbetidir gidiyor.
Gençliği fazla dindar bulup dindarları tavsiye ediyoruz diyen devlet.
Dindar gençlik yetiştiriyoruz diyen devlet.
Özgür gençlik yetiştiren devlet.
Laik gençlik yetiştiren devlet.
Atatürkçü gençlik yetiştiren devlet.
Sular aktıkça köpüren, köpürdükçe derinlere bakışı kaybeden devlet. İstikamet ibresini sabitlemekte bikarar devlet.
Ferman devletinse evlat bizimdir diyen aileler yine bildiğini okur.
Ama devlet bu ısrarcıdır, itaatsizlik kabul etmez uymayana uydurur, eğilmeyeni biçer.
Siyasetin enstrümanı hep gençlik üzerinden çalınır. Sağcı olur solcu olur dindar olur ama hep sam yelinin kavurduğu göğ ekin olur.
... . ... . ... . ... . .
Yeniden ve yineden şöyle buyurdu devlet:
Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz.
Ve koptu fırtına. Aslında ilgilendiğim fırtına değil. Aileler dururken devletin dindar veya başka gençlik yetiştirmesi de aynı tekrarlar.
Ama bir gerçek var ki, cumhuriyetten beri devlet; hikmetimizin, irfanımızın gümrah ormanlarını budadı, göbek bağımızı kopardı. Artık nasıl dindar olacağımızı da bilmiyoruz
.Dindarlarında kısır sızılarla kıvranıyor artık.
Dünyevileşen dindarlar, uhrevileşen dindarlar sekülerleşen dindarlar dünyasını mamur ederken ahretini unutanlar, ahiretini mamur ederken dünyasını unutanlar. Bu yolda yüremek istiyoruz ama yol işaretlerimiz bir bir temizlenmiş.
Çocuklarımız artık izlekler ardınca yürüyüp kayboluyor
Evet Kuran ve sünnet apaçık ortada iken bu sorular anlamsız olabilir. Ama artık Kur'anı peygamber diliyle okumadığımız da bir gerçek.
Kur'an, bir hidayet bir öğüt bir rehber olarak değil de daha çok şifreler arayıp çözdüğümüz kutsal bir kitap.
Din ve hikmetin idrakine gönüllerimize taşıyan dili çoktan koparıp aldık çocukların elinden. O kadar çok sınavlara girip çıkıyorlar ki, bunun için o kadar çok dersane yolu aşındırıyorlar ki, parlak! güzel! bir hayatı olsun diye başarmaya odaklandırdığımız, şartlandırdığımız ve popüler kültür yedirip içirdiğimiz beyinlerine birde 'dünya imtihanı' var 'dünya bir yolcunun bir ağacın gölgesinde dinlendiği zaman kadardır' dediğimizde neyi anlamalarını bekliyoruz.
İlim seküler bir ziynet ve çocuklarımızın bu parıltının cazibesine kapılmış durumda
"Allah'tan geldik Alah'a döneceğiz" ayeti celilesini her nefesimizde teneffüs edeceğimize, ancak hayatın son nefesine yakıştırıyoruz.
Kendini bilmeyen gençlerin hayatını bilmesini bekliyoruz. Kendini bilmeyen gençlerin rabbini bilmesini bekliyoruz. Gönlünü ihya etmeden dünyasını ihya ettiğimiz gençlerin varoluş sancılarında her tutunduğu kavram elinde kaypak bir zemine dönüşüveriyor. "Dil varlığın evidir" diyordu Heidegger. Gençlerimiz dilimizden uzak hangi varlık evine sığınsın?
Bizim kementlerimiz nerede, irfanımızı belleklere aktaran kavramlarımız nerede.
Peygamber efendimizin dünyayı şereflendirdiği günü, mevlit kandili olarak idrak ederken, idraklerimizden gönlümüze neler sızıyor anlayamıyoruz. Basiretimizin mevlidini yaşayamıyoruz.
Peygamber dini vazetmeye başladığı zaman kelimelerin yeniden anlamlandırarak çorak bir iklimden yeni bir dünya kurmuştu. Bu dünyadan dili ve anlamları budayarak, başka bir dünyanın eşiğine alıp bıraktık çocuklarımızı. Hilkatine kement atacak bir soluk bir hikmet bir irfan kapısı açılmazsa çorak gönüllü çorak insanlar olarak içindeki ontolojik çığlıkların yankısında yitip gidecekler. Kulak kabarttığımız modern dünyanın vesveselerinden bir şifa düşmüyor sadrımıza.
Eğitim politikalarıyla hikmete giden izlekleri silen, bilgiyi sekülerleştiren, belleğimizi kısırlaştıran devlet gölge etmesin yeter. Her yaradılış zaten özünü çağırır. Her varlığın her ayeti ilahi bir tecelli olarak düşer gönüllere; kar gibi yağmur gibi rüzgar gibi.